Blog

Sistem, Varlık ve İnsan

blog post

SİSTEM, VARLIK VE İNSAN

 

   Var olmak bir sanattır. Var olmak derken; orada bulunmaktan, bedenen durduğun yeri işgal etmekten bahsetmiyoruz. İçinde bulunduğu ortamın farkında olmaktan, işleyen çarkları görebilmekten, geminin hangi yöne doğru gittiğini öngörebilmekten, doğruyu çarpıtmamaktan, yanlışı söylemekten çekinmemekten, kısacası işgal ettiği maddi ve manevi alanın sorumluluğunu ve o alana atfedilmiş olan görevin gereğini yerine getirebilmekten söz ediyoruz.

 

   Militarist bir yaklaşımla değil daha hümanist ve duygusal bir açı ile yaklaşmak bizim anahtarımız olacaktır. Sorgulamak, merak etmek, kazanmak, kaybetmek, öğrenmek... bunların tamamı bizim varoluşumuzdan beri genetik olarak aktarılagelmiş ifadelerdir ve işlemeye devam etmektedir. Merak etmeseydik yanlışın ne olduğunu fark edemeyecek ve tecrübe edinemeyecektik. Kazanmasaydık eğer özgüvenimiz olmayacak ve belki adım atmaya cesaret edemeyecektik, kaybetmeseydik hatalarımızın olduğunu göremeyip şişirilmiş bir ego ile “sadece ben biliyorum” diye böbürlenerek dar bir bakış açısı ile hayatımızı sona erdirecektik(!) ve eğer öğrenmeseydik umutlarımız yok olacaktı, yaptığımız hatalardan sonra tekrar ayağa kalkma motivasyonumuz olmayacaktı. Pekala tüm bunların farkındayızdır!

 

   Farkında olmak tabiri caizse başta söz ettiğim kütlesel işgalden çok da farklı değildir. Fark etmek de bir sanattır. O bakış açısını yakalayabilmek, bir başka göz ile bakabilmek, motamot durmamak, bağnazca yaklaşmamak kolay kazanımlar değildir ve kesinlikle farklılık her zaman başarıyı, kaliteyi, sorgulamayı beraberinde getirecektir. Fakat fark etmek sadece işin giriş paragrafıdır, hatta belki de o bile değil sadece kalem ve kağıdımızı önümüze koymak kadardır. İşin çetrefilli, çok değişkenli yönü şimdi karşımıza çıkar. Fark ettiğiniz durumu ifade etmek burada yazıldığı kadar kolay olmayabilir. Gördüğünüz rengin kırmızı olduğundan adınız kadar eminken karşınızdaki kişi aynı rengi – doldurma bilgileriyle- siyah olarak betimliyor ve siz susuyorsanız; bilime, topluma, insana, varoluşa, ailenize, önderlerinize ve en önemlisi kendinize saygısızlık ediyorsunuz demektir. Yola çıkarken acaba reddedilir miyim diye düşünmüş müdür sizce şu an başyapıt diye en değerli köşelerimizde bulunan kitaplarımızın yazarları? Ya da tarihe adını kazımış komutanlar düşünmüşler midir kaybeder miyiz acaba diye? Olasılık akıllarının bir kenarında var olabilir fakat onları onlar yapan şey kararlılıkları ve farklı bakış açılarıydı. Belki üzerlerine gelecek olan binlerce kişi vardı,  fikir ve görüşlerine saygı duymayıp deli saçması olarak adlandırarak onları tarihten silmeyi gaye edinmiş yüzlerce, binlerce insan vardı belki de. Fakat fark etmek ve fark ettiğini dile getirmek, hayata geçirmek bu kadar büyük riskler taşıdığından dolayı bu denli zor ve caydırıcı bir davranıştır. O yazarlar, “fikrim kendime kalsın, insanlar benimsediği düşünceleri zaten kabul etmişler ben konuşsam da konuşmasam da fark etmez.” diye baksalardı duruma ya da savaş kazanan komutanlar ve askerler “Nasıl olsa bir gün hepimiz öleceğiz, bir kaç toplum bize saldırdı diye canımızı tehlikeye atmanın ne anlamı var” düşüncesinde olsalardı şimdi kim bilir bilgi birikimimiz, toplumların dünya üzerindeki duruşları vs. ne kadar farklı olacaktı.

 

 

 

   Kalemi eline almak işin başlangıcıdır, sonrasında hissedilen kaygılar da sizi hedefinizin ne kadar da doğru olduğunu gösteren kamçı darbeleridir. Eleştirileceğinizi düşünüyorsanız doğru yoldasınızdır. Yazmaktan ve konuşmaktan çekinmeyin –tabii ki düzeyli, aslı olan, bilim ile tasdik edilebilen, tarih ile doğrulanabilecek ve gerçek olan bilgi paylaşımlarından söz ediyoruz- ve harekete geçin.

 

   “Sistem” diye sürekli bahsedilen olgu; birçok kez isyanlara konu başlığı olan, kitleleri ayağa kaldıran, kontrolü ve asayişi elinde tutan, toplumun huzurunu ve refahını hedeflediğini savunan bir çarklar bütünüdür. Hayatımızda var olan sistemler o kadar çoktur ki çoğu zaman biz farkına bile varmadan işleyen birden fazla sistemin içerisindeyizdir. İçgüdüsel davranışlar insan doğasını, insan toplumları, toplumlar üretim&tüketim sonucunda ürünleri, ürünler maddi gücü, maddi güç hiyerarşiyi, hiyerarşik düzen sosyoekonomik farkları, sosyoekonomik farklar çatışmayı, çatışmalar saldırganlık dürtülerini, saldırganlık dürtüleri küçük/büyük isyanları, isyanlar ise sistematik düzen gereksinimini doğurur. Kısacası insanın içinde bulunan ve tabiri uygunsa “bencil” olan dürtüler beraberinde; toplum içinde yaşayıp var olan insanlar için, yine insanlar tarafından ortaya konulan sistemlerin oluşmasına öncülük eder. Sistemlerin oluşumuna öncülük eden bireyler genellikle kişilik yapılanmasında önderlik yapısını barındıran bireylerdir. Burada kar – zarar analizini yapmak bir hayli güçtür. Sistemlerin faydaları ve zararları birçok tartışmaya konu olmuştur.

 

   İnsanın varoluşundan bu yana sistemler mevcuttur ve doğanın evrilmesi ile sistemler de çeşitli değişimlere maruz kalmıştır. Burada dikkat çekmek istediğim nokta ‘sistemlerin zamanla değişmesi’ konusu olacaktır. Tarihin belirli kesiminde ortaya koyulan ve toplumun düzenini, adaletini ve refahını sağlamayı amaçlayan sistemler zaman içerisinde gerek iktidarla gerekse hitap edilen toplumda yaşanılan değişimler sonrasında revize edilerek tekrar sofraya sunulmuş ve tek ana yemek olma özelliğini daimi olarak sürdürmüştür.

 

   Evrilen insanoğlu ile paralel olarak sistemlerin de çeşitlilik gösterdiğinden söz etmiştik. Günümüzde birçok denetim sistemi mevcuttur ve toplumların ideolojik yapılarına göre dünya üzerinde farklı coğrafyalarda farklı sistemler aktif olarak işlemektedir. Bu durumu bir örnek ile ele almak konumuzu daha somut hale getirecektir. Günümüzde neredeyse her birey hayatta kalabilmek için küçük ya da büyük bir şirkette meslek icra etmektedir. Şimdi sermayesi, çalışanları, vizyonu ve misyonu, üretim araç-gereçleri, ticari ilişkileri, yurtdışı bağlantıları vs. tüm fonksiyonları ile aktif bir ticari kuruluş hayal edelim ve bu şirkette herhangi bir statüye sahip çalışan olduğumuzu düşünelim. Burada amacımız çalışıp  kazanmak, bir üst mevkiiye yükselmek ve daha çok kazanmak, ve sonra tekrar bir üst mevkiiye ulaşmaya çalışmak vb. olacaktır. Burada şirket, hali hazırda dünya üzerinde işleyen sistemlerden herhangi birini temsil etmektedir. Bireyler kendilerine cazip gelen, kendi menfaatlerini en yüksek seviyede yerine getirebileceği şirketi ve sonrasında da mevkiiyi tercih edeceklerdir. Bu küçük çaplı sistem, bireylerin neredeyse tüm hayatlarını işgal etmektedir. Önünde birçok tercih vardır ve insan bunu kendi irade ve yetkinlikleri dahilinde seçecektir. İşte burada asıl paylaşmak istediğim düşünce olan ‘paslanmışlık’ dan söz edebiliriz. Yeni bir fikir, yeni bir şirket, yeni bir oluşum ortaya çıkartmak yerine mevcut olan şirketlerden birini seçme zorunluluğu hissetmemiz, günümüz dünyasındaki çeşitli sistemlerin aslında bizleri layıkıyla hipnotize ettiğinin açık seçik ispatıdır. Örneğimizdeki ‘şirket’ ifadesi günümüzdeki sistemleri ifade etmekte ve biz insanoğlu ortaya yeni bir bakış açısı koymayı denemektense hazırda bulunan sistemlerden birine dahil olmayı amaçlıyoruz. Hem de büyük bir gayretle!

 

   Sistemler arasından güçlü olan genelde iktidar taraftır ve o sisteme dahil olmak toplum içerisinde büyük rant sağlar, çünkü iradi ve nakdi güç akışı tek taraflıdır. Bu sebeptendir ki insanlar hazırda var olan ve reklamı iyi yapılmış bir sistemin içinde var olabilmek için benliklerini feda ederek, yüzlerce hatta binlerce insanın arasında sokaklarda bulur kendini, amaçsızca, şuursuzca, yürüdüğü yolun dahi anlamını bilmeden. Bu yazıyı yazmaya başlarken aklımda sadece ‘insanın muazzam ve biricik’ bir varlık olduğu vardı. Hala böyle düşünüyorum fakat gerçek hayata baktığınızda ‘muazzam ve biricik’ insanlardan ziyade, gözlerini üç-beş lira bürümüş, nerede olduğunu bilmeyen, başta kendisine sonra bağlı olduğu doğaya değer vermeyen, standartlaştırılmış, engin bilgileri ve yaratıcı olabilecek tüm tohumları üzerlerinden alınmış, meyve veren dalları kökünden kopartılmış insanlar görüyorum. Uyanmanın ve farkında olmanın, fark ettiklerimizi dile getirmenin vakit sınırlaması yoktur. Öncelikle düşünebilme yetinizin farkında olun, zihninizden geçenleri yok saymayın. Onlar sizi var eden iç sesinizdir. Onlara biraz kulak vermeyi deneyin, sizi yanlış bir yola sürüklemeyecektir. İfade etmekten korkmayın, temel öğreti ‘konuşma, ifade etme, ayıp’ vs. olabilir fakat siz bu hayatta yaşıyorsanız, kapladığınız hacmin binlerce, milyonlarca katı daha fazla alanı kaplayıp etkileyebilecek bir beyine de sahipsiniz. Kendinize hak ettiğiniz değeri verin. Unutmayın; var olan hiçbir sistem sizi sizden daha fazla düşünmez, düşündüğünü savunur fakat düşünmez!

 

   ‘Sistem’ mantığını bir hayli kaleme odun ettik; peki sistemleri oluşturanlar da insanlar değil mi? Zihnimizde oluşan tüm resimleri, düşünceleri bir kenara atarak şimdi yeni, beyaz bir sayfa oluşturalım gözümüzün önünde. Bu resimdeki hayalimiz ise şöyle olsun: Dünya üzerinde şu anda var olan, hayatını sürdüren tüm insanları düşünelim. Bir anda dünyada sizden ve yanınızda en çok olmasını istediğiniz bir insandan başka hiçbir insanın olmadığını hayal edelim. Sadece siz ve tercih ettiğiniz bir diğer kişi. Dünya aynı dünya, sadece insanlar yok oldu bir anda. Var olan tüm kaynaklar aynı şekilde varlıklarını sürdürüyorlar; binalar, arabalar, uçaklar, hayvanlar, mücevherler, askeri ekipmanlar, silahlar, nükleer makinalar, asırlardır koruma altında olan antika malzemeler, bankalar, ağaçlar, alışveriş merkezleri, giyim mağazaları, yiyecek-içecek depoları ve aklımıza gelmeyen diğer tüm herşey aynı şekilde dünyada varlar. Şimdi açtığımız yeni beyaz sayfa üzerine çizdiğimiz hayale odaklanalım. Neler yapabileceğinizi düşünün? Nereye gideceğinizi,  neler yiyebileceğinizi, sahip olacağınız kaynaklar ile nasıl bir his duyacağınızı hayal edin. Verdiğim örnek ütopik olma özelliğini taşıyabilir fakat birçok sistemin de aslında sona bu şekilde başlandığını savunduğunu unutmayalım. Kurduğumuz hayale geri dönecek olursak; dünyanın durumu bu haldeyken aklımıza gelebilecek şeyler yüksek olasılıkla güç, iktidar, refah, bolluk, özgürlük, sınırsızlık, anarşi dolayısıyla yok etme temalı birçok eylem ve düşünce olacaktır. Öncelikle akıla gelen üretmek, oluşturmak, var olana ek yeni birşey ortaya koymak, dünyamız için birşeyler yapmak, korumak, yok etmemek düşünceleri olmuyor malesef. İnsanoğlu bencildir ve gücü eline aldığı zaman aynı kurguladığımız bu örneğimizdeki gibi dünya benim olsun ister ve hatta dünya benim oldu sanar. Umarım aramızda yarın için, doğamız için birşeyler yapacağını düşünen birileri vardır. Aksi halde vaziyet gerçekten vahim!

 

   Var olan sistemler sorgulandığında sonuç olarak ortaya paradoksal bir bakış çıkıyor. ‘Sistemler insanı köleleştirir.’ bakışına karşı ‘İnsan hükmettiği herkesi ve herşeyi kendi idamesi ve varoluşu için kullanır.’ görüşünün çatıştığı noktaya ulaşmış bulunuyoruz. Düşünce üretimine ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde farklı bakışların bir araya getirilmesi ile yeni fikirler ortaya konulabilir. Fakat öncelikle umarsızca yok etme güdümüz ile baş etmeyi öğrenmemiz gerekecektir. Var olan mevcut sistem/iktidar, görüşünüze aykırı/paralel olabilir. Fakat yeni bir oluşuma yine de kesinlikle ihtiyaç duyulacaktır. Mevcut olanı eleştirmek gibi bir alışkanlık edinir gibiyiz bu günlerde. Bu davranış, kabul etmediğiniz sistemin zihninizi aktif şekilde meşgul etmesi ve yine o kabul etmediğiniz sistemin yaptırımları ile uğraşıyor olmak anlamına gelmekte ve malesef yaratıcılığı kısıtlamakla kalmayıp fikir olarak katılmadığınız o görüşe rant elde ettirmektedir.  İsyan kısa süreli bir çözümdür, tercih etmek ise daimi olacaktır. Şirket örneğimizdeki gibi bizim tercih edebileceğimiz statüde ise tercih etmeliyiz, değilse diğer şirketleri araştırmalıyız, yine de size uyacak bir tercih bulamadıysanız var olanlar arasından seçim yapmak yerine kendi ideolojinizi var edebileceğiniz yeni bir şirket ortaya koymak için mücadele etmelisiniz.

 

   Sistemler hep vardı ve hep de var olacak gibi görünüyorlar. Burada yapabileceğimiz en sağlıklı davranış salt eleştiri yerine üretim, pasif bir kişiliktense aktif bir yapı ve son olarak da kendi duygu ve düşüncelerimize kulak vermek, onları hissedebilmek, fark etmek ve dile getirmek olacaktır.

 

   Unutulmamalıdır ki sistem bir parçalar bütünüdür ve şu an nefes alan her birey sistemin parçasıdır. Sistem parçalarından biri doğru(!) çalışmaz ise sistemin diğer parçaları da işlevlerini yitirecektir.

 

Teşekkürler

H.Mert ÖZAYDIN

www.mertozaydin.com

www.mutluyasam.org